ANKARA OPERASI’ NIN LUTİYELERİ;

İSMAİL UYANIK, MUSTAFA ÖNDER

Luthier ismi, bir Ortaçağ enstrümanı olan Lut yapımcılığından geliyor.

İsmail beyle 5 sene arayla Konservatuar dan mezun olup Opera ya gelmişiz. 35 sene sonra Lutiye Atölyesi nde tanıştık. Burası enstrümancıları ilgilendiren bir yer, dansla ne ilgisi var? diyemeyiz, lutiyesiz orkestra, orkestrasız bale olmaz. Bu binaya bale ya da modern dans temsiline seyirci olarak gelip, kırmızı kadife perde açılıp günlük yaşamımızdan çok başka bir dünyaya daldığımızda, bu fantastik dünyayı ortaya çıkaran yüzlerce insandan, onlarca birimden haberimiz olmaz. Dansçıların ve atölye çalışanlarının bile çok azı birbiriyle tanışık olsa da, geneli birbirini bilmeden yaratırlar eserleri. Çünkü bu tanışıklık bir zorunluluk değil, ilgi duyma meselesidir ve ucu açık çalışma saatleriyle, harcanan efordan buna imkan bulunamayabilir.

Lutiyeler yaylı sazların sıfırdan imalatını ve yaylı-nefesli sazların bakımını, onarımını yapıyor. Opera da bir yaylı saz (İsmail Uyanık), bir de nefesli saz (Mustafa Önder) lutiyesi var. İsmail bey yapacağı kemanın sesini henüz yokken, ağacı eline aldığı zaman duyabilen bir lutiye. Ondan öğrenecek çok şey var. Mustafa beyse, enstrümanların mikronlar dünyasına götürüyor bizi.

 İ- Cebeci’ deki Konservatuar’ ın yaylı sazlar atölyesinde Yunus Tarhan benim hocamdı. Orkestrada Avrupa’ dan alınmış yüz yıllık sazlar da var, hocamın ve benim yaptığım sazlar da var. Ama görevim daha çok, yaylı sazların bakım ve onarımıdır. Bunlar ahşap olduğu için kırılır, çatlar, zamanla aşınır. En fazla aşınma da tuşe dediğimiz abanoz kısımda, tellere sürekli basılmasından dolayı olur. Halbuki temiz ses alabilmek için bu kısmın çok düzgün olması lazım. Bunları düzeltiriz.

IMG_8962 IMG_8965 IMG_8970 IMG_8973 IMG_8975 IMG_8977

Bu (pirinç) aletle bir çok iş yaparız. Yontmaya yarar, altında bıçak vardır, keman, viyola ve çellonun tuşelerini bununla düzeltiriz. (kalın bıçaklar) Bununla da daha hassas kazıma yapılır. Bir de farklı kalınlıktaki zımparalar var. Önce kaba olanla zımparalanır. Bu kısım abanoz olduğundan, bu zımparadan düşen siyah tozlar, ince zımpara yaptığımızda gider, tertemiz olur.

N- Sizin işinizde biraz heykeltıraşlık da var.

İ-   Biraz da ressamlık ister. Mesela bu deliklerin estetiği, simetrisi çok önemlidir. Bu, ağacın kendi rengi değildir. Çalıcının isteğine göre renklendiriyoruz. Kahveden kızıla, bordoya kadar hepsi farklı tonlarda yapılabilir. İstenilen tonları 5-6 çeşit rengin karışımıyla elde ediyoruz. Yani bu renkleri veren hazır boyayla yapsak, aynı tat olmaz.

N- Dalgalı renk nasıl elde ediliyor?

İ-   Bu dalgayı ahşabın kendisi verir. Boyayı ya da cilayı sürdüğümüz zaman, kendisi bu görünümü alır. Ama önceden ahşaba yaptığımız işlemlerle renkler bu kadar canlı ve sıcak oluyor. O işlemleri yapmasak renkler puslu çıkar.

N- Konservatuar Lutiye bölümünde bunlar öğretiliyor mu?

İ-   Bu iş sadece okul eğitimiyle öğrenilecek bir şey değil. Bu sürede ancak işin temeli öğretiliyor. Derinlemesine gelişme, burada, profesyonellerle çalışarak oluyor.

N- Hangi dersleri alıyordunuz okulda?

İ-   Solfej, ritmik, viyola-viyolonsel yardımcı dersleri ve atölye derslerimiz vardı. Ritmik dersini İsmet hanım verirdi. Bilirsiniz, İsmet Denkel’ i. (İsmail beyle ortak bir hocamız çıktı. Bizim dönemde bale bölümünde ritmik dersinin önemli bir yeri vardı. Sanıyorum YÖK e bağlandıktan sonra bu ders kalktı. İsmet hanım çok değerli bir insan ve hocaydı. Onu sevmeyen yoktur. Oğlu Arda yla da arkadaş olduğumuzdan, kendisini evinde de tanıyarak daha çok sevmiştik.) Opera nasıl içinde tiyatroyu, müziği, baleyi barındıran bir sanatlar bütünüyse, bizim işimiz de böyle, ressamlık, heykeltraşlık, müzik ve işçilikle birlikte çok yönlü yetenek gerektirir. Müzik kulağı ve bilgisi olmadan eksik olur. Ben keman çalmazsam, çalıcının ne hissettiğini bilemem. Yardımcı müzik dersleri bu yüzden veriliyor. Bütün beceriler bu işte toplanınca, enstrümandan iyi bir ses elde etmek mümkün ama iş orada bitmiyor. O çıkan sesin kulağı geçip ruha hitap etmesi gerekiyor. Yani öyle tatlı bir ses gelecek ki, dinleyen kişi mest olacak. Bu noktayı, meslekten çıkan yüz kişiden dördü beşi anca yakalayabiliyor. Siz baleden düşünün; sahnede dans etmek başka, seyirciyi hayran bırakmak başkadır değil mi? Bu çalıcılıkta da böyledir. Kendisi için çalabilir ama asıl; dinleyen kişi mest olacak.

IMG_8990 IMG_8993 IMG_9378 IMG_9379 IMG_9380 IMG_9382

N- Şimdi en can alıcı konuya değindiniz. Bunun sırrı, bu özelliği bir enstrümana vermenin sırrı nedir?

İ-   Sırrı çok basit. Onu söyleyeceğim. Yaptığınız enstrüman şekil olarak doğru olabilir, iyi bir ses de çıkarabilir. Ama bu enstrümanı eline alan sanatçı, arşeyi çektiği zaman buna ısınacak, elinden bırakmak istemeyecek. Aranan özellik budur. Şimdi gelelim bunun sırrına. Şurası var ya? (eliyle kalbini gösteriyor)… Bu işe gönlünü, özünü vererek yaptığın zaman gerisi kendiliğinden geliyor. Şurası olmadan olmuyor. Yapayım da satıp para kazanayım diye olmuyor. Adam gibi yapacaksın. Seveceksin, okşayıp ahşabın sıcaklığını hissedeceksin. Ağacı tanıyacaksın. Baktığın zaman ondan iyi ses alacağını anlayacaksın. Ağaçtan anlamak işin beşiğidir. Baktığın zaman dokusu, damarlarının çizgisi vs., sesli ya da sessiz ağaç olduğunu gösterir. Bu da araştırmacılık ister. Yaptığın enstrümanı takip edeceksin. 5-6 sene sonra sesinin daha iyiye gitmiş olması lazım. Çünkü bu organik bir malzeme olduğu için, yaşamaya devam eder. Üzerine sürdüğümüz cila da organiktir. Mobilya cilası değildir, o verniktir, sentetik olur. Bizim kullandığımız cila, gomalak denilen, alkolde eritilerek kullanılan organik bir hammaddeden elde edilir. Hatta aynı maddeyle rahat yutulabilmesi için draje ilaçlar kaplanır, zararı yoktur. Bu cila konusu başlı başına bir uzmanlık işidir. Ses almak için ahşabı tanımak, sonra ölçülendirmek falan, çok yönü var bu işin.

N- Bütün bu aşamaları söyler misiniz?

İ-   Sadece şunu söyleyeyim, gerisini siz düşünün. Bu öyle bir iş ki, 1980 de başladım bu atölyede, hala daha öğreniyorum. Bunun sonu yok. Devamlı yeni bir şey katıyorsun işine. Bizde basma kalıp bir iş yok. Şöyle söyleyeyim, ben konservatuardan önce Endüstri Meslek Lisesi’ nin ağaç işleri bölümünü bitirdim, ağaçla tanışmam oradan başladı. Sonra Siteler’ de mobilyacılık yaptım, Kuşadası’ nda kayık ve yat imalatında bile çalıştım. Daha sonra enstrüman yapımına bu bilgileri toplamış olarak başladım. Ve ağacı tanıyınca şunu gördüm ki, her ağacın karakteri, insanlar gibi birbirinden farklı oluyor. Yol boyunca gördüğümüz akasya ağaçlarının hiç biri diğerinin aynı değildir. Hepsinin genetiği ayrıdır. Aynı olsa bizim işimiz kolay olurdu. Ağacın karakterini tanıyıp onunla iletişime geçeceksin, ısısını hissedeceksin, nasıl bir ses vereceğini anlayacaksın. Eline aldığında ahşapla iletişime geçecek hale gelmeden bu iş yapılmaz. Biz ağaca baktığımızda -aynı insan gibi damarları vardır- damarlarından, dokusundan, sesli midir, sessiz midir, sesi yumuşak mıdır, sert midir, onu görürüz. Bunu ağaçtaki reçine oranından anlarız. Reçine çoksa ses sertleşir, azaldıkça yumuşar. Ağacın sesini veren, damarlarıdır. Damarların da düzgün olması gerekir. Ayrıca sık damarlıysa, soprano ses deriz, ondan viyolonsel veya kontrbas yapılmaz, keman yapılır. Enstrüman büyüdükçe, damarın geniş olması gerekiyor. Viyolanın sesi altodur, o daha geniş damarlı ağaç ister. Şu keman ( damarlı resimler) ladin türü çam ağacındandır. Bu damar sıklığı keman için ideal olanı. Viyolaya bakarsak, damarlar biraz daha seyrektir. İşte bakın, viyolonselde daha da seyreldi. Kontrbasın damarları da böyle geniş olur. ( koridordaki kontrbas resmi) Bu enstrümanlar eskidikçe daha güzel bir ses veriyor. Dünyanın en iyi ustası yeni bir saz yapsa, asla yüz yıllık bir saz kadar iyi ses veremez. O tınıyı bulması için, onun da yüz yıllık olması lazım. Sazlar çalındıkça sese adapte olur. Onun için de sazlar eskidikçe değeri artar.

N- Bir sazın ömrü ne kadardır?

İ-   İyi bakılmış, korunmuş sazlardan, müzelerde, koleksiyoncuların elinde 400-500 yıllık olanlar var. Kemanın bu günkü şeklini alması, 500 yıl öncesine dayanır. Böyle bir sazın değeri bir milyon doların üzerindedir, özel şartlarda saklanır, sesi gitmesin diye bunları dünyaca ünlü virtüözlere zaman zaman çaldırırlar. Çünkü çalınmazlarsa sesleri kapanır.

N- Bu alet nedir?

İ-   Bu zımpara taşıdır, bıçaklarımızı bileriz. Bu, işin kabasıdır, sonra bir de yağ taşında daha hassas bir şekilde bileriz.

Biz bu bıçağa bakarken viyolacı arkadaşım Pelin (Alaybeyi) geldi.

N- Benim yazı dizisi için görüşme yapıyorduk İsmail beyle. Şefle yaptığım röportajı yazdım, geçen ay sizin provada da resimlerini çekmiştim ya? İşte hala her gün atölyelere girip çıkıp anlatılanları kaydediyorum. Üç ay oldu başlayalı, sahne arkasında o kadar çok konu var ki, daha bitmedi. Şimdi de İsmail beyle lutiyeliğin detaylarını konuşup kaydediyorduk. Senin işin varsa…

P-   Hayır yok. Ben buraya hep gelirim. Frida provasındaydık, ara oldu, geldim. O benim çok sevdiğim arkadaşımdır. Çok derinlikli bir insandır. Burada vakit geçirmeyi severim. Okuduğu bir kitabı, izlediği bir filmi öyle güzel anlatır ki, okumuş, görmüş gibi olursun.

N- Zaten insanın yaşamındaki derinliği mesleğine de yansıyor. İsmail beyin de mesleğe yaklaşımından ne iş yapsa iyi yapacağı belli oluyor.

İ- İnsan yaşadığı sürece her konuda kendisini geliştirmek zorundadır. Hiç bir şey sabit değildir. Ağaçlar gibi o da bedenen boy verip gelişir ama kafa olarak gelişmek için devamlı araştırıp yeni bilgileri eklemek zorundadır. Bir çokları öyle gelmiş, öyle gider, dünyadan da bihaberdir. Babam onlar için ‘önlerinde bir kalbur samanı eksik’ derdi. Biliyorsunuz, ot obur hayvanlar, ot önlerinden kaçmadığı için beyinlerini çalıştırmak zorunda kalmazlar, yayılırlar.   (Yeni bir şey öğrenmeden geçen her günün kayıp olduğunun bir başka anlatımını İsmail bey böylece özetliyor.)

N- Başka konuşacağımız şey kalmış mıydı?

İ- Konuşulacak şeylerin sonu yok. Ama biz burada genel olarak bir toparlama yaptık. Eskidikçe bu sazların kıymetlendiğini konuşmuştuk…ama nefesli sazlar öyle değil, eskiyince kıymeti düşer, yenisi alınır.

P- Biz üç arkadaş Koral beyin öğrencisiydik, yaptırdığı üç viyolayı bize verdi. Yeniyken en kötüsü benimkiydi. Bir süre sonra benimki onlarınkinden daha iyi oldu.

İ- Çalıcının ustalığının da bunda payı var. Doğru sese basıldıkça, o enstrüman açılır. Tersi de kötüye götürür. Ses yanlış basıldığı zaman çalgının sesi açılmıyor.

Viyola ve viyolonselin düz ve kalp biçimindeki kulaklarından, duvardaki resimlerden de konuşup, yan odadaki nefesli saz ustası Mustafa Önder ile görüşmek için bu güzel insanlardan ayrıldım.

 

 

 

LUTİE MUSTAFA ÖNDER

Nefesli Sazlar Bakım Onarımcısı

5 Nisan 2016

MİKRONLAR DÜNYASINDA BİR GEZİ

Mustafa bey, Ankara Operası ndaki işinin yanısıra, Türkiye nin her tarafındaki Opera, senfoni orkestraları ve konservatuarlara da el veriyor. Kendisi de İsmail bey gibi Konservatuar da yetişmiş. Sohbetimiz sırasında artık Konservatuar ın bu bölümünün kapandığını öğrenince açık kalan ağızımı kapatmam epey uzun sürdü.

 M- Atatürk Devlet Konservatuarı’ nı kurduğu zaman, Almanya’ dan getirdiği önemli hocalardan biri de yaylı saz lutiyesi Şalter’ di. Ama nefesli saz bakımı hocası yoktu. Bunun nedeni; dış ülkelerdeki nefesli saz bakımı branşlara ayrılıyor ve flüt, korno, klarnet, hepsinin ustası ayrı oluyor. Çok kişi getirilmesi gerektiği için bu yapılamamış. Fakat onun yerine Konservatuar klarnet bölümü ilk mezunlarından Hasan Kale –aynı zamanda koşucu, milli atlet- ‘ Harika Çocuk’ kanunuyla Almanya’ ya nefesli sazlar yapım, onarım konusunda eğitime gönderiliyor. Orada yetişip dönüşte Konservatuar’ da nefesli sazlar atölyesini kuruyor. Biz Konservatuar’ a girdiğimiz yıl, kendisi emekli olmuştu, onun yetiştirdiği talebeler Oktay Ulufer, Mehmet Durusoy bize hocalık yaptı. Şimdi ben burada tek başıma, batılı 5 lutiyenin, gerektiğinde diğer kurumlara da giderek neredeyse 10 kişinin yaptığı işi yapıyorum. 5 yıl önce Paris Operası’ nın 1. flütçüsü gelmişti, burada sohbet ederken –onlarda her enstrümanın bakım ustası ayrı olduğundan- her nefesliye baktığımı öğrenince hayret etmişti. Nefesli sazlarda birbirinin benzeri olup, bizim açımızdan çalışma sistemleri farklı olanlar vardır. Örneğin obua-korangle, flüt-pikolo, klarnet-bas- kontrbas klarnet-mi bemol küçük klarnet…bakır nefesliler daha da farklı bir sistemle çalışır. Kornonun pistonları sökülüp, yeniden takıldığında mikron hata olsa, sürtünme yapar, gıcırdar veya perdelere basıldığında tam kapanmayarak entonasyon kaybolur. Flütler profesyonelleştikçe hassaslaşır, çalışma sistemleri değişir. Müzisyen perdelere basınca, karşılığındaki deliklerin tamamen kapanması gerekiyor ki hava kaçmasın. İçini ışıkla aydınlatarak, dokunarak kalan aralığı tespit ediyorum ve 1 mikronluk pullardan koyarak bu açıklığı giderene kadar da ilave yapıyorum.

(O pullardan birini elime aldığımda, gözüm gördü, fakat dokunma duyum 1 mikronluk bir cismi hissetmeye yetmedi. Mustafa bey bir de bunları yapıştırırken de mikronluk yerleştirme hatası yapmıyor ki ses düzgün çıksın.)    

N- Hem Opera’ da, hem de Türkiye’ nin çeşitli illerindeki senfoni orkestralarına, konservatuarlarına gidip tüm farklı nefeslilere baktığınız için, 10 kişilik iş yaptığınız çok açık. Bir batılı müzisyenin size şaşmasına şaşmam. Bu Çılgın Türklere has bir özellik. Anlamaları biraz zordur.

M- Arkamızdan gelecek yeni öğrenci de yetişmiyor. Hacettepe Konservatuarı’ nda bu bölüm kapatılmadı ama donduruldu, öğrenci alınmıyor. Bu ihtiyacı hangi kademede anlattıysam da bir sonuç alamadım maalesef. Yaylı saz lutiye bölümü Eskişehir Anadolu ve İstanbul Teknik üniversitelerinde var fakat nefesli saz için bu bölüm yok.

Bu önemli sorunu öğrendikten sonra Konservatuar yöneticilerinin ve rektörün de kulak vermesini dileyerek, Mustafa beyin yaptığı işlere bakalım.

M- Size turneden bir örnek vereyim; Aida’ yla gittiğimiz Aspendos turnesinde, provada bir obua bozuldu. Havadaki nemden, obuanın içindeki mantarlar, güderiler, hepsi şişti, aletten ses çıkmaz oldu. Ertesi gün de temsil olacağı için o gece sabaha kadar çalışıp obuanın şişen parçalarını değiştirdim, düzelttim. Yeri geliyor vida yapıyorum. Bu; klavuz ve pafta takımı, 1mm. den 2,5 mm. kalınlığa kadar diş açıyor. (Şu andan itibaren, mikronlar dünyasına girmiş bulunuyoruz.)

N- Bu vida ne işe yarayacak?

M- Size obua üzerinde göstereyim…bu vida kaybolduğunda, yenisini Almanya’ dan, Fransa’ dan getirtmek lazım. Fabrikasına ısmarlayacaksınız, en erken bir ayda gelir. Ben bunu düz metal çubuklardan, bu aletleri kullanarak yapıyorum.

 Resimlerde Mustafa beyin içerdeki odadaki torna aleti ile 1.8 mm.lik bir vidayı yapması var. Önce çelik çubuk alete takılarak dönerken, bıçak ucuyla inceltiliyor. Sonra dijital mikrometreyle kalınlığını ölçüyor (1.79), sonra kutudaki klavuz pafta takımından aldığı 2.00 mm.lik aleti bu incelen kısma takıp elle çevire çevire yivlerini açıyor. Vida ortaya çıktı. Şimdi bunun bir tek tornavida yerini açacak. Gerektiğinde daha ince parçalarla da çalışıyor. Bir mikrometre; milimetrenin binde biri, metrenin milyonda biri olduğuna göre, Mustafa beyin el hakimiyetini düşünmek lazım. Nörolojik sağlık isteyen bir iş.

M- Trombon kulisi dediğimiz, trombonun iç içe geçen iki borusundan içteki, normalde 70 derece eğimde kendiliğinden inmesi gerekir. Bu borularından dıştaki eğrildiğinde, iç boru çalışamaz hale gelir. Bu aparatlar eğriliği düzeltmeye yarıyor. Dış borudaki çöküğün derinliğini tespit etmek için, önce incesini sokup bakıyoruz. Sonra ezik kısım iyice düzeltene kadar, giderek daha kalın olanıyla çalışıyoruz.

Şimdi size başka yerde pek göremeyeceğiniz bir şey göstereyim. Bu mıknatıs her meslektaşımda yoktur. Bunun özelliği, çok kuvvetli çekim gücü olmasıdır. Bununla farklı yüzeyde ezik düzeltme yapılır. Mesela kornoda oluşan eziğin düzeltilmesine bakalım isterseniz. Kornonun içine bilye, dışına mıknatısı yerleştirerek iki taraflı düzeltme yapılıyor. Bu bilyelerin de çizilmemesi lazım. Yoksa işimizi görmez.

Kullanılmayan eskimiş enstrüman parçalarından, bazen yama için, bazen borusunu kullanarak tamirde yararlanıyoruz.

N- Jileti ne için kullanıyorsunuz?

M- Küçük mantar tabakasını kesiyorum. Obuada göstereyim size. Bu parçayı bıçakla kesersem bozulur. En hassas ameliyat bıçağı dahi düzgün kesmez bunu. Buraya yapıştırdıktan sonra ancak jiletle kesiliyor bu parça. Nefeslilerde yerine göre çeşitli kalınlıkta mantar parçaları vardır. Bu kalak dediğimiz obua kısmının girdiği yerde de mantar var. Sonra bu delikleri kapatan metallerin bastığı zaman delikleri tamamen kapatması lazım. Onların ucunda da mantar var.

Şu aleti de görmek istersiniz sanırım. Flütün ağızlık kısmı gövdeye geçtiği yerde tam sıkışmazsa, düzgün ses vermez ve düşebilir. Bu aletin çevirerek genişleyen bir ucu var. İçine soktuktan sonra ucunu açarak eski haline getiriyoruz.

Yine küçükler dünyasından kalınlığı 1 mikron perde pulları, matkaba takılarak kullanılan temizlik fırçaları ve iğne kadar matkap uçları…gerçekten sağlam sinir isteyen bir iş bu.

N- Bence siz sıfırdan bir obua yapabilirsiniz.

M- Yapmak daha kolay. Obuanın bütün parçalarını kopyalama makinesinde yaptırabilirsiniz. Size bunları monte etmesi kalır. Ama zor olan ayarlarını yapmaktır. Bakın bu parça benim özel bir çalışmam. Akord mantarı yerine silikon malzeme kullanarak yüzde yirmi beş daha iyi bir ses alabiliyorum bununla. Bu yüzdeyi arttırabilirsem bunun üzerinde çalışmayı düşünüyorum.

 

 

(Alttaki resimde) Bu; enstrüman onarımı için yapılmış özel bir pensedir. Obuanın bazı parçaları bununla sökülüyor. Saksafonda, fagotta perdeler eğriliyor, yine bununla düzeltiyorum.

Kurumumuzun bu iki değerli lutiyesi, yılların bilgi ve sanat kültürü birikimiyle kendi alanlarında 5-10 kişinin işini tek başlarına yapıyorlar. Hacettepe Devlet Konservatuarı nda bu bölümün tekrar açılması ve bu değerli insanlar emekli olmadan başkalarının yetiştirilmesi şart. Dansçıların enstrümanı vücut olunca, iyi bir doktor, ortopedist, cerrah nasıl önemliyse, orkestramızın da iyi lutiyelerle sesinin iyi çıkabileceği ortada değil mi?